yeşil dünyalar yaratır
English Türkçe

Can Ortabaş ile

Can Ortabaş ile Made in Urla'ya doğru…

Hayallerinin peşinden gitmenin başarıya ve mutluluğa ulaşmak için ne kadar gerekli olduğunu Can Ortabaş'ı dinlerken daha iyi anlıyor insan.Hayatımın en büyük aşkı diye nitelendirdiği doğaya olan tutkusu, Ortabaş'a bugün uluslararası bir marka haline gelen UZBAŞ'ın temellerini attırmış tam sekiz yıl önce. Urla'nın el değmemiş dağlık arazilerinde palmiye ve dış mekân çiftliği olarak kurulan UZBAŞ şimdilerde şarap bağlarıyla gündemde.Made in Urla markasıyla Urla'yı uluslararası arenada temsil etme hayalini, azmi, cesareti ve bilgisiyle destekleyerek adım adım gerçeğe dönüştüren Ortabaş, Urla'nın da tıpkı Fransa'nın Bordo bölgesi gibi şarap ve turizm merkezi olacağı günü iple çekiyor…

UZBAŞ'ın hikâyesini anlatır mısınız?
Tarihin en eski çağlarından beri tarım yapılan İzmir Urla ilçesi sınırları içerisinde, yarımadanın bakir olan sol kısmında bulunan Ukuf mevkiinde 2 bin dönüm arazinin 300 dönümü UZBAŞ Bitki Plantasyonu için ayrıldı. 4 yıl boyunca dünyanın tüm bölgelerinden palmiye türleri topladık. Ege ve Akdeniz'e uyumlu cinslerin yanında, soğuk iklimlere uygun türleri de ithal ettik. Günümüzde 52 tür palmiye, 58 tür ağaç, 39 tür kaktüs, 152 tür çalı, 36 tür ibreli bitki, 34 tür sarılıcı tırmanıcı bitki, 12 tür su bitkisi, 17 tür bambu, 29 tür aromalı bitkiyi, modern teknolojiyi kullanılarak yetiştiriyoruz.

UZBAŞ şimdiden yabancı firmalar nezdinde çok iyi tanınan ve kabul gören bir Türk firması olmayı başardı. Avrupa ve Ortadoğu'nun en büyük palmiye plantasyonuna sahibiz. Ana hedefimiz ithal ederek Türkiye bitki örtüsüne kazandırılan bu yeni türleri başaralı biri üretimle zaman içerisinde ihraç ederek yurda tekrar döviz kazandırabilmek ve sektörde sürekli yeni arayışlar içerisinde olmak.



Urla'da şarap üretmeye yönelmeniz nasıl oldu?
Ben zaten yıllardır şaraba meraklıyım, aynı zamanda bir koleksiyonerim. İçinde 18. yüzyıl şaraplarının da yer aldığı 6-7 bin şişelik geniş bir koleksiyonum var. Şaraba bu kadar meraklıyken ve Anadolu şarabın doğduğu yer olarak anılırken, bölgede yaptığımız araştırmalarda bağ setleri ve teraslarını bulunca konuyla daha çok ilgilenmeye başladım. Kendi kendime Biz burada palmiye ve dış mekan bitkileri üretiyoruz ama asıl bütün yarımadanın geçmişi büyük bir üzüm kültüründen geliyor ve ne yazık ki yok olmuş dedim.

Rivayete göre I. Dünya Savaşı öncesinde 72 milyon litre şarap üretilirmiş yalnızca Karaburun Yarımadasında. 2004 yılında tüm Türkiye'nin ürettiği şarap 69 milyon litre. Bir tek Karaburun Yarımadası o zamanlar 2004 yılındaki Türkiye'den daha çok şarap üretiyormuş. Bu çok hoş bir zenginlik. Aslında sofralık üzüm plantasyonunda Türkiye dünya birincisi. Ancak bu kadar üzüme elverişle bir iklim, bir zamanlar şarabın doğduğu yer, 2005 yılı istatistiklerinde ekili şarap plantasyonu açısından dünyada sıralamasına girebilecek üretimi gerçekleştiremiyor. Birinde dünya birincisi, birinde şaraplık üzüm üretimi yok denecek kadar az. Bu kadar yok olmuş bir kültür.

Tabii bunları gördükçe hevesim inanılmaz bir şekilde arttı ve bu konuda yatırım yapmaya karar verdim. Araştırmalar yaptım ve bu araştırmaları yaparken şarap yapacağımız ve bağlar dikeceğimiz duyulmaya başlandı. Bu istek yıllardır o bölgede yaşayan insanların damarlarında dolaşıyordu. Tabii bu konuda herkesin çok heyecanlı olduğunu görünce biz de daha da çok heveslendik. Okudukça yörenin ne kadar iyi şarap yaptığı, geçmişinin ne kadar kuvvetli olduğu, nasıl bir mirasın üzerinde oturduğumuz ortaya çıktı. Araştırdıkça yarımadanın neredeyse tamamının bağ terası ile dolu olduğunu gördük. Kendi arsamızın içinde şarap sıkılan  kaya mezarına benzer yapıların olduğunu fark ettik ve koruma altına aldık.

Peki Urla dünya kalitesinde şarap üretilebilecek özelliklere sahip mi?
Karaburun Yarımadası coğrafi konumu, toprak yapısı ve iklimi açısından son derece çetin şartlar sunuyor. Yükseklik, topraktaki kil, kalker ve kireç yoğunluğu, yaz mevsimlerinde  6-7 ay yağmur yağmaması dolayısıyla susuzluk, nemsizlik ve toprağın PH'ının (asiditesinin) çok yüksek olması aslında palmiye ve dış mekan bitkileri için çok negatif bir olgu. Ancak diğer yandan da dünyanın en iyi şarapları ve belki de en keskin aromatikler, bu tür zor şartlardan çıkar. Yani bölgedeki nemsizlik iyi bir şarap elde etmek için olumlu bir faktör. Örneğin Ödemiş'in arazisi inanılmaz verimlidir ve bizim çiftliğimiz orada olsaydı bir çok bitkimiz şu andakinden yüzde 50 daha hızlı gelişirdi, çok daha az gübre ve su kullanırdık. Ancak o bölgede iddialı bir şarap yapmaya çalışsaydık, çok ürün alıp, çok kötü bir sofra şarabı elde ederdik. Yani o pozitif etkiler iyi bir şarap yapmaya  gelince tamamen tersine dönmeye başlıyor.

Yani biz Karaburun Yarımadası'nın çok iyi bir bölgesindeyiz. Bu gözle bakmaya  başlayınca, bir gün bir orman yürüyüşüne çıkarsınız, Karaburun Yarımadası'nda. O çam ormanlarının altında ne teraslar göreceksiniz, inanmayacaksınız. Tam "Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur"un gerçek örneği.

Keşke Türkiye'de de Fransa'daki gibi apelasyon kontrolü yapılsa. Fransa gibi demokrasinin beşiği bir ülkede, arazinizin istediğiniz bir yerinde bağ yapamazsınız. Kanun diyor ki; Buraya bağ yaparsan yaparsın ama üstüne Made in France yazamazsın. Ovaya yaparsan burada çok ürün alırsın ve benim Fransız imajımı zedelersin.Yani senin bağ kurabileceğin bölgeler belli.

Peki bölgedeki bu büyük şarap kültürünün günümüze kadar korunamamasının nedeni nedir?
Birinci Dünya Savaşından önce bütün dünyayı bağ filokserası denilen bir hastalık sarmıştı Bu hastalık Avrupa'daki birçok türü yok etti. Daha sonra aşılı bağlar çıktı. Bu yönüyle incelendiğinde Anadolu'daki şarap olgusunun yok olmasında sanıldığının aksine İslamiyetten çok bağ filokserası ile I. ve II. Dünya Savaşıyla oluşan göç dalgasının etkili olduğu görülüyor. Çünkü hala Müslüman bir ülkedeyiz ve şarap olgusu korkunç bir hızla yükseliyor.

Bölgenin şarap potansiyelini ortaya çıkarmak için ne gibi çalışmalar yürüttünüz?

Urla'nın geçmişini inceleyince, oraya iyi bir örnek olursak, bu bölgenin gelişmesine katkıda bulunuruz diye düşündüm. Bu araştırmalardan sonra üç ayrı ülkede toprak analizleri yaptık. Yurtdışından klonlarına kadar selekte edilmiş yöreye uygun en iyi cinsleri ithal ettik ve böylece kendimizi 3 bin yıllık bölgeyi tamamen keşfetmeye adadık.

Cabarnet Sauvignon, Shiraz, Merlot, Sangiovese, Nero d'avola, Cataratto gibi uluslararası türlerin yanında Anadolunun en iyi şaraplık üzüm türlerinden olan Boğazkere, Bornova Misketi'nin dikimini yaparak bölgede yok olan binlerce yıllık bu zengin geçmişi tekrar canlandırmaya yönelik bir çalışma başlattık. Bu amaçla 2007 yılında tamamlanmak üzere sadece bu bağlarda yetişecek kontrollü üzümlerden şarap üretecek bir fabrika ve şarapların tanıtımına yönelik bir butik otel projesi hazırladık.

Biz bu işi bu kadar önemseyince bir önceki valimiz, kaymakamımız, belediye başkanımız ve tarım il müdürümüz ile birlikte toplantılar yapmaya başladık. Kahvelerde yaptığımız toplantılarla köylüyü aşısız bağ dikilmemesi ve ovanın çok fazla kullanılmaması konusunda bilinçlendirmeye çalıştık. Çünkü köylüde dönümüne kaç ton ürün alırım düşüncesi hakim. Ancak bunun tersine ne kadar çok ürün verirse o kadar kötü şarap elde ediliyor. Bu o bölge için bu çok negatif bir etki. Çünkü bölgeler hep iyileriyle anıyorlar. Kötü bir şey yapmak çok kolay. Cabarnet Sauvugnon iddialı ve dünyanın en iyi cinslerinden biri. Bugün Bulgaristan'da şişesi, mantarı, şarap olmuş hali dâhil 2 euroya da Cabarnet var. Diğer taraftan 600 euroya da Cabarnet var.

Bize Allah bu bölgede iyi bir şarap yapma şansı vermiş. Bu şansı iyi bir şekilde kullanmamız gerekiyor. Onun için ben iyice titizleniyorum. Bizim çiftliğe ve bağlara gide gele bu virüsü kapan sevgili arkadaşlarım; Deniz Barçın, Bülent Akgerman ve Yavuz Karacasulu da projeye katıldılar. Onlarla bizim çiftliğin yan tarafında bağlar kurduk. Tam 4 yıldır uğraşıyoruz; çok güzel bağlar yapıldı. Bu işin kurallarını da hep beraber belirledik. Buna göre araziler 300 dönümü geçmeyecek, şaraphanemiz dışarıdan bir salkım bile üzüm almayacak, üzümler tamamen kontrollü bağlarımızdan gelecek. Mimarisiyle o bölgeye hitap edecek, o bölgenin yapısına uygun, dünyanın en iyi teknolojisini kullanarak, imkânlarımızı sonuna kadar zorlayarak çok güzel bir şaraphane kurmak istiyoruz. Avrupa'daki, Avustralya'daki, Fransa'daki, yenidünya ülkelerindeki, dünyanın en son ve en iyi kabul edilen teknolojisi neyse buraya getireceğiz.

Tabii en iyi teknolojiyi getirmekle en iyi şarabı yapamıyorsunuz. Şöyle bir söz vardır: İyi bir şarabın yüzde 80'i bağ yani üzüm biz üzümü iyi yapmaya çalışıyoruz-, yüzde 10'u hikayesi ve uzman kişi, yüzde 10'u da ekipmanı belirler. Yani ben dünyanın en iyi teknolojisini getirerek bunu yüzde 10 etkileyebilirim. Diğer yandan seçtiğiniz uzman kişiler kesinlikle yabancı olmak durumunda. Biz çok iyi iki Fransız ile çalışıyoruz. Çok alçak gönüllü, bilgisini sunarken ukalalık etmeyen kişiler, birisi önolog diğeri viticultrist. Fransızlar konu şarap olunca hiç mütevazi değillerdir. Haklılar da belki yıllardır dünyanın en iyi şarabını onlar yapıyor. Ancak arkadaşlarımız son derece alçak gönüllü, buraya çok saygı duyan ve bu projeye inanılmaz inanan, bu bölgeyi tanıdıkça daha çok seven ve inanan kişilerdir.

Çok kapsamlı ve uzun soluklu bir proje. Hedefleriniz neler?
Şöyle bir baktığımızda Urla'nın markası yok. Bu kadar köklü bir geçmişe sahip olan Urla'da neler yapılabilir? Zeytin derseniz zeytin her yerde var, balık derseniz balık her yerde yenir. Yani bir farklılık yaratılması gerekiyor. Dolayısıyla bu projenin ucu bucağı yok. Eğer biraz titizseniz, yaşadığınız yeri seviyorsanız ve bu yöreye bir katkı koymayı hedefliyorsanız, sonu yok bu işin.

Markanız yoksa bir hiçsiniz. Aynı malı markanız yoksa 10 liraya, markanız varsa 30 liraya satıyorsunuz. Urla'yı marka yapmak üzerine belediye başkanı, kaymakam ve valimizle görüşmeler yapıyoruz. Ne yapabiliriz, bizim ne katkımız olabilir diye? Dolayısıyla ben Uzbaş'ın altına Made in Urla'yı koydum. Bizim bütün logolarımızda Made in Urla var. İtalyanlar Made in Italy üzerine belki 5-6 milyar dolar para harcadılar zamanında. Ama şu anda sizden zeytinyağını alıyor, Made in Italy'i koyuyor; size tekstil ürünü yaptırıyor Made in Italy'i kullanıyor ve üzerinden katma değer yaratıp satıyor. Marka olmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu İtalyanlar kadar kimse bilemez. Urla'yı bir marka yapmamız lazım; Urla'dan markalar çıkması lazım.

Şaraplarımızın üzerinde de "Made in Urla" yazması, Urla için büyük bir kazanım olacak. Çünkü şarap yan sanayileriyle birlikte gelecek; ekolojik tarım ve turizm gibi. Bu bölge ekolojik tarım için çok uygun çünkü çok bakir, kirlenmemiş toprakları var. Dolayısıyla bu bölge tıpkı İtalya'nın Toscana bölgesindeki gibi şaraptan kazandığının üç mislini yan sanayiden kazanabilir. Bugün dünyada doğal yaşama duyulan özlem bu tür bölgelere olan ilgiyi daha da arttırıyor. Örneğin General Motor'un yönetim kurulu başkanı Hilton Oteli'nde  binlerce insanla bir arada olmaktan zevk almayıp, gıcırdayan yataklı, beyaza boyanmış badanalı, 10 tane odası olan bir otelde kalmayı tercih edebiliyor ve eşiyle beraber organik tarımın yöntemiyle yetiştirilen domatesi gündüz tarlada çapalıyor, çapaladığı domatesi de akşam 25 euroya restoranda yiyor. İşte olay budur!

Benim hayalim Urla'da en azından 15-20 tane butik şato şarabı yapan şaraphane, 50 tane otel olması. Bunlar devasa oteller değil, 10-20-30 odalı gibi. Yani Urla'daki Hüseyin amca da evinin bir kısmını beyaz badanayla boyayıp, benim odamda yüz dolara birisi kalırken, on dolara da Califonia'dan gelen bir üniversite öğrencisine o odayı satmalı. Sabah domatesini ve beyaz peynirini çıkarıp bir kahvaltı vermeli. Bu her tarafa yayılabilmeli.

Bunlar bitmeyen projeler. Ancak şöyle söyleyeyim, biz şarap projesindeki ortaklarımla çok güzel bir birliktelik oluşturduk. Niçin ortak olduk? Benim teknoloji, finansman ya da arsa beklentim zaten yoktu. Onlar bu güzellikleri, bu hayalleri paylaşabileceğim sevgili dostlarım. Kötü günde sırt sırta, iyi günde güzellikler yaratıp bunun onurunu yaşayabileceğimiz ve orada bir yaşam tarzı kurabileceğimiz arkadaşlarım. Onlar da evlerini yapıyorlar Urla'da.

Normalde insanlar bir yere bir fabrika kurduğunda kimsenin kendisine rakip olmasını istemez. Biz tam tersine rakip yaratmak için, çırpınan; ne biliyorsak aktarmaya çalışan bir grubuz. Yeter ki o bölgeye bir katkısı olsun. Bu gün Fransa'nın Bordeaux bölgesinin hayat standardı bacasız sanayiyle Fransa'nın hayat standardının yüzde 32 üstünde. O yeşillikler içinde, o bağlar içinde ele edilen şarap ve onun yan sanayisi sayesinde. Bu ne demek biliyor musunuz? Urla bunu kazanabilirse ne olur, Urla'nın geleceği ne hale gelir?

Danışmanlarımıza göre Urla'da bir bomba yatıyor.

Deneme üretimi yaptınız mı? İstediğiniz sonucu alabildiniz mi? Yani Urla'dan iddialı şaraplar çıkabilir mi?

Ben ilk kurduğum bağlardan iki sezondur ürün alıyorum. Ortaklarım bağlarından bu sezon ilk ürünü alacaklar. Dolayısıyla zamanlama olarak fabrikaya bu sezon başlıyoruz. Bu sezonu kaçırsak bile ondan sonraki sezonun ürününü ilk defa sıkacağız. Bölgenin kapasitesini görebilmek açısından deneme üretimi yaptık. Dünyanın en iyi meşe fıçılarını getirdik, koyduk. Deneme üretiminde bölgeye en uygun klonları seçtik. Arkadan bu teorinin pratikte de doğru çıkıp çıkmadığına baktık. Elde ettiğimiz sonucu değerlendirmek için henüz çok erken. Ancak bu konuda danışmanlarımız burada bir bomba yatıyor diyor. Biz onu zaten biliyorduk ama kuzguna yavrusu şahin görünür. Objektif olmak gerekiyor. Daha düzeltilmesi gereken çok yanlışımız var. Bunun için uzmanlarla çalışmayı tercih ediyoruz; tecrübeyi satın alıyoruz.

Yani bizler bu bölge için yapabileceklerimizin en iyisini yapıyoruz. Bundan sonra bu bölgeden ne çıkıyorsa o. Çok iyi çıkar ya da çıkmaz. Eğer çok iyi çıkarsa Türkiye için büyük bir kazanç. Mücadelemiz bunun için. Biz yapabileceğimizin en iyisini yapmaya uğraşıyoruz, gerisi Urla'ya ve Allah'a kalmış.

Şarap fabrikası ne zaman tamamlanacak ve özellikleri neler olacak?

Fabrikayı gelecek yıl tamamlamayı planlıyoruz. Fabrika dışardan tamamen Ege mimarisine sahip olacak. Medya ağırlama, mal tadımı, muhasebe, sıkım bölümleri birinci katta yer alacak. Dışarıdan eski bir bina gibi görünecek; içine girdiğinizde yüksek teknolojiye sahip olacak. İki bin metrekarelik bir alandan bahsediyoruz. Beş yüz metrekaresi yukarıda, bin beş yüz metrekaresi yerin altına gömülecek. Sadece mahzen bölümü değil, şaraphane bölümü de yer altında bulunacak. Bunun nedeni hem sıcaktan korunmak, hem görüntü kirliliği yaratmamak. Şaraba pompa değdirmeyi istemediğimiz için, kendi yer çekimiyle aşağıya doğru akıtacağız. Şıranın kendi gravitesi ile akması bile kaliteye pozitif etki yapıyor. Fıçıdan fıçıya aktarırken de hava temasıyla aktaracağız, pompaların türbülansından geçirtmemeye çalışacağız. Ne yapmamız gerekiyorsa onu öğreniyoruz. Bu anlamda çok dikkatliyiz.

Peki neden yabancı türleri tercih ettiniz?

Bu konu hep sorgulanır. Ancak bu soruları bizde kendimize sorduk. Bizim yerlilerimiz yok mu? Urla'da iyi Cabarnet, iyi Şiraz yapabileceğimizi düşündük. Cabarnet Sauvignon, Shiraz, Merlot, Sangiovese, Nero d'Avola, Cataratto yüzlerce üzüm cinsi içinde çok yıllanabilen iyi şaraplar veren türler.

Türkiye'de de son zamanlarda öne çıkan üç isim var; Kalecik Karası, Boğazkere, Öküzgözü. Kalecik Karası bence zaten çok iddialı değil, üç beş sene yaşayabilir. Geriye Öküzgözü ve Boğazkere kalıyor. Öküzgözü Elazığ'dan, Boğazkere ise Diyarbakır'dan. Diyarbakır ile Urla iklim açısından incelendiğinde birbirine çok yakın olduğu ortaya çıkıyor. Kuru, kurak, nem yok. Buna karşılık Diyarbakır'la toprak yapısı farklılığı dışında çok şey birbirini tutuyor. O zaman ne yapıyorsunuz? Boğazkere'yi deniyorsunuz ki bu türün klon seleksiyonu yok. Biz 4 yıldır Boğazkere'ye klon seleksiyonu yapıyoruz. Bu çalışmaların sonunda hepimizi sevindiren bir ürün elde ettik, çok agresif, tanenli. Onunla baş etmek çok güç, azgın bir at gibi, son derece yoğun aromalı. Belli denemelerden geçirilmeli.

Bence Boğazkere'de Ege'nin nispeten nemsiz bazı bölgelerinde müthiş sonuçlar çıkacak. Belki de Boğazkere'yi Ege daha iyi yaşatacak. Çünkü Diyarbakır'da GAP projesiyle beraber bölgenin iklimi subtropikalden tropikale kayıyor. Sulanan alanlar fazlalaştıkça yazın nem oranları yükseliyor. İnşallah "İyi ki buraya getirdik" diyeceğiz Boğazkere'yi.

Belki Urla'dan üçüncü ya da dördüncü jenerasyon, keşke olsa Bordeaux'dakinden Fransa'dakinden çok daha iyi bir Cabarnet üretecek belki. Kim bilebilir? Yani hedefimiz Urla'nın dünya arenasına açılması. Bu da ancak yabancı ve çok selekte edilmiş iyi yerli cinslerle olacaktır diye düşünüyoruz.

Bütün bunlar çok uzun vadeli ve çok iyi programlanması gereken projeler. Nasıl altından kalkıyorsunuz?

O kadar uzun vadeli projeler ki, 8-10 yıldan bahsediyoruz. 10 yıl bunu finanse etmek için diğer işlerinizi ayakta tutmanız lazım. Bunun için de çok çalışmanız gerekiyor. Farklı ve iyisini yapayım diyorsunuz, bunun için okumanız araştırmanız lazım. Ben her akşam ders çalışırım. Sabah uyandığımda yatağımın her yanı dosyalarla dolu olur. Çantamın içinde her zaman yabancı literatürde kitaplar vardır.

Doğaya olan bu tutkunuz nereden geliyor?

Ben hayatım boyunca hep doğayı sevdim; doğa her zaman en büyük aşkımdı. Bu belki de aileden gelen bir şey. Babam 29 yıl İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyeliği, Ege Bölgesi Sanayi ve Ticaret Odası Başkan Vekilliği yaptı. O yıllarda Türkiye'de gerçekten hiçbir şey yoktu. Herkes yurtdışına gittiği zaman elektronik eşya ve tekstil ürünleriyle dönerdi. Babam ise asma çubuğu, katmerli gül fidesiyle geri dönerdi. Bizim Bostanlı'da bahçeli bir evimiz vardı. Yazları Ölüdeniz'e giderdik. Herkes denize girerken ben tepede bitki soğanı toplar, sonra da onları Bostanlı'daki evimizin bahçesinde yetiştirmeye çalışırdım. Ziraat mühendisliği okumadım ama şimdi kendimi yetiştirmeye çalışıyorum.

Cumba Restaurant ve Vebaş Akaryakıt'taki 16 yıllık ortağım Vehbi Güldoğan ile şimdiye kadar nasıl güzel şeyler yaptıksa inşallah şarap projesinde de çok sevgili ortaklarım kardeşlerimle de kısmetse iyi şeyler başarıp o bölgenin zenginliklerini tekrar ortaya çıkartacağız.

Yazar: Ege Life İzmir, 1 Mart 2006